"Caddelerden Pistlere" | |
| Kayıt Ol | Yardım | Üye Albümleri | Sosyal Gruplar | Etiketler | Arama | Bugünkü Mesajlar | Forumu Okunmuş Say | Arama |
| | #1 |
| Kime Emanet? Kayıt Tarihi: 22-05-2004 Şehir: Istanbul Yaş: 27 Otomobil: Audi A4 1.8Tq
Mesaj: 5,558
Blog Kayıtları: 23 | Sabiha Gökçen anlatıyor ve digerleri
E-mail ile gelmis, sonuna kadar okuyun derim kisa hikayeler var cok guzel. > Sabiha Gökçen anlatıyor: > > 1937.. Gündemde Hatay konusu var.. Bir akşam üstü Çankaya Köşkü'nde > Atatürk beni aşağıya çağırttı. Fransa, Hatay'ı mandası olan Suriye'nin > sınırlarına dahil ederek gelecekteki çıkarlarını sağlama almak > istiyor. Atatürk dedi ki: "Ben Hataylılara söz verdim. Onların hakkı olan sözü verdim. Bu topraklar bizimdir. Orada bizim bayrağımız > MUTLAKA dalgalanacaktır. Çatışma kaçınılmaz hale gelirse, bunu bizden > önce Fransızlar düşünsünler derim. Nezaket hudutlarını aşan bu > davranışlarını kendilerine pahallıya ödetiriz." > > "Yemekten sonra askeri üniformanı giy. Tabancanı beline tak ve buraya > gel. Bu akşam çok önemli bir görev daha vereceğim sana. Fransız > dostlarımız kimin ne dereceye kadar neyi göze alabileceklerini > öğrenmelidirler.." > > Sabiha gökçen Atatürk'ün isteğini sorgusuz sualsiz kabul eder. > Atatürk'ün Hatay konusunda ne düşündüğünü sorması üzerine, "Hatay > bizim canımız feda olsun kanımız" der. Sabiha Gökçen'den aktarmaya > devam edelim: > > Yemekten sora Atatürk'ün emrettiği gibi askeri üniformamı giyerek > silahımı alıp yanına gittim. O da giyinmişti.. Önünde bir kağıt ve bu > kağıdın üstünde bir takım isimler vardı. Bu isimlerin arasında kendi > adımı, hemşireleri Makbule Atadan hanımefendinin adını ve Semiha İnanç > hanımın adını okuyabildim. Sonra bunları karalayarak bana döndü: > "Şimdi seninle birlikte Karpiç'e gideceğiz" dedi. "Orada sana > söylediklerimi harfiyen yerine getireceksin.." ve planını uzun uzun > anlatıp tekrar ettirdi. Kalkıp Karpiç'e gittik. Büyük salon bir hayli > kalabalıktı. Yüksek rütbeli subaylar, bakanlar, milletvekilleri göze > çarpıyordu. Bizim masamızda benden başka Şükrü Kaya, Kılıç Ali, Recep > Zühtü beyler; Kazım İnanç Paşa ve eşi Semiha hanım ile Atatürk'ün kız > kardeşi Makbule Atadan hanımefendi vardı. Girişin hemen önündeki > büyücek masayı ise zamanın Fransız Büyükelçisi M. Ponceau ile elçilik > erkanı işgal ediyordu. > > Bir ara hemen yanımızdaki masada arkadaşlarıyla oturan emekli general > ve Diyarbakır milletvekili olan Kazım Sevüktekin ayağa kalkarak orada > bulunanlara hitaben, gayet diplomatik bir üslupla Fransızlarla > aramızda oluşmuş olan gerilimi yumuşatmaya yönelik bir konuşma yaptı. > Bu konuşmayı özellikle Fransız büyükelçisi ve yanındakiler ayakta > alkışladılar. Ben derhal yerimden fırlayarak salonun tam orta yerine > geldim ve Atatürk'ün bana ezberlettiği şu konuşmayı sert bir edayla > yaptım: > > "... Fransız dostlarımızın bu çok nazik konuşmanızı > değerlendirebileceklerini sanmıyorum. Biz Türkler tarih boyunca > insanlığın gereğini yerine getirmeye çalıştığımız halde, daima dost > görünen düşmanlarımız tarafından aldatılmış, ihanete uğramış, bu > yönden bahtsız ama çok şerefli bir ulusuz... Hayır Generalim, biz > gençler sizin kadar sabırlı olamayız ve olmayı da istemiyoruz. ... > Fransa bir oyun içine girmiştir. Bu oyunun sonuda da bizim olan > toprakları Suriye'ye vermeyi planlamıştır. İş işten geçtikten sonra > sizin arzu ettiğiniz sabrın değeri kalmayacaktır. DEMİR TAVINDA > DÖVÜLÜR. Sayın Generalim, şayet sizler işi daha fazla uzatmak > niyetinde iseniz, ben bütün TÜRK GENÇLİĞİ ADINA DİYORUM Kİ: HAYIR! > BEKLEMEYECEĞİZ. İŞİ UZATMAYACAĞIZ... Hatay bizim canımız, feda olsun > kanımız." > > Ve sözlerimi tamamlar tamamlamaz hemen silahımı çekerek havaya üç el > ateş ettim. Ortalık bir anda karıştı. Herkes neye uğradığını > şaşırmıştı. Saniye sektirmeden içeriye resmi ve sivil polisler > doluvermişti. Ben elimde silah olduğu halde, kıpırdamadan pistin > ortasında duruyordum. Çevremi alan polisler, "Gökçen Hanım.." diye > mırıldandılar ve öylece Atatürk'ün yüzüne bakakaldılar. Şimdi koskoca > salonda çıt bile çıkmıyordu. Polislerin bu kararsız durumlarını, > hareketsiz kalmalarını gören Ata sert bir sesle: > > "Ne bekliyorsunuz orada öyle?" dedi. "Görüyorsunuz ki Gökçen silahını > çekerek kapalı yerde herkesin huzurunu kaçıracak ve ortalığı heyecana > sevk edecek bir şekilde havaya ateş etti.. Göreviniz neyi > gerektiriyorsa derhal onu yerine getirin!" > > Bu sözlerden sonra etrafı bir uğultu kapladı. Her kafadan bir ses > çıkıyordu. "Gökçen niçin bunu yaptı, buraya neden üniformalı ve > silahlı geldi, sayın General ortalığı yatıştırıcı bir konuşma yaparken > onun böyle davranması doğru mu, şimdi Fransızlar bu konuyu ele alarak > işlerine geldiği gibi kullanacaklar, belki de Fransız büyükelçisine > suikast girişimi bile diyecekler, Atatürk'ün bulunduğu bir mecliste > buna düpedüz skandal derler,......." > > Beni soruşturma için adliyeye götürdüler. Buraya getirildiğim sırada > aklıma hep Atatürk'ün bana söyledikleri geliyordu: "Konuşmanı > yaptıktan sonra havaya ateş ettiğin için polisler gelip seni > alacaklardır. Bunun sonucunda doğal olarak, yasalarımız gereği hapis > cezasına çarptırılacaksın. Bütün bunları göze alıyor musun Gökçen?" > Yanıtım tabii: "Evet Paşam" olmuştu.. Nitekim işte Yargıcın > huzurundaydım: "Niçin silah çektiğinizi bana söyler misiniz?" "Ulusal > hislerim galeyana geldiği için efendim. Hatay meselesinin ASKIDA > KALMASI beni galeyana getirdi. Fransızlar bizim nezaketimizden > anlamıyorlardı. Onların istedikleri herhalde bir silah görmektir diye > düşündüm." "Kapalı yerde silah çekilmeyeceğini, havaya ateş > edilmeyeceğini bilmiyor muydunuz?" "Elbette biliyorum." "Üstelik > bulunduğunuz yerde Atatürk'de vardı. Buna rağmen ateş etmekte tereddüt > göstermediniz.." "Sizi böyle davranmaya sevkeden başka nedenler var > mı?" "Hayır." "Bunu yapmanız için herhangi bir kimseden emir aldınız > mı?" "Asla".... > > Sorgu böyle sürüp giderken bir de ne göreyim? Bulunduğumuz salona > Atatürk'ün hemşireleri Makbule Atadan hanımefendi ile Semiha İnanç > hanım da polis nezaretinde getirilmesinler mi? Meğer benden sonra > Atatürk, kendilerine dönerek şu soruyu sormuş: "Siz gençler de aynı > fikirde misiniz? Siz de Sabiha gibi silahlarınızı ateşler miydiniz?" > Onlar da, "Evet paşam, bizler de O'nun gibi düşünüyoruz ve > gerektiğinde işte böyle silahlarımızı çekerek ateşleriz!" diyerek > silahlarını havaya boşaltmışlar. Boşaltır boşaltmaz da soluğu adliyede > almışlar. Sorgumuz sabaha kadar sürdü. Yargıç bana bu işi daha başka > nedenlerle yaptığımı söyletmeye çalışır gibiydi. Onu en çok şaşırtan > husus, silahlarımızı üçümüzün de Ata'nın huzurunda çekip ateşlememiz > olmuştu. Ancak bizlerden aldığı yanıt hep aynıydı: "Ulusal hislerimiz > galeyana geldiği için." Sorgum sırasında bunları söylememi Atatürk > tembih etmişti bana. Böyle söylediğim taktirde cezamın daha hafif > olacağını da hatırlatmıştı. Suç ortaklarım da tıpkı benim gibi ifade > veriyorlardı.. > > Yargıç üçümüzün de yüzüne bakıyor, kafasını sallıyor, dudaklarını > kemiriyor, ama bu garip işin içinden haklı oarak bir türlü > çıkamıyordu. Nihayet karar verildi. Ve yasanın ilgili maddesi gereği > 24 saat hapis cezasına çarptırıldık. > > Sabiha Gökçen, Atatürk'ün izinde bir ömür böyle geçti, kaleme alan: > Oktay Verel, s.375-379 > > Şimdi soralım: Atatürk neden bir kibar meclisinde kadınlara > kabadayılık yaptırmıştır? Muhataplarıyla anladıkları dilden konuşmak > için. "Söz konusu Vatansa gerisi teferruattır" demek için. Vatan için > her şeyi yapacağımızı bir kere daha öğrenmeleri için.. Haysiyetsiz bir > kibarlığa onurlu bir kabalığı tercih edebileceğimizi göstermek için... > > Atatürk bu DİPLOMASİ ÖTESİ OPERASYONDA neden kendisine en yakın > kadınları şeçmiştir? Cevap basit. Kurtuluş savaşının kahraman > kadınlarını 15 sene içinde unutan düşmana tekrar hatırlatmak için. > Derin geçmişimizdeki savaşçı kadınlarımızı anmak için. Ve size bizim > kadınlarımız bile yeter demek için. Böylece Atatürk, aslında, > Üniformayı bana tekrar giydirtmeyin, silahı benim elime aldırtmayın > dedi. BİZİ DİPLOMASİ ÖTESİ OPERASYONARDAN DAHA BAŞKA OPERASYONLARI > YAPMAYA ZORLAMAYIN... > |
| | |
| | #2 |
| Kime Emanet? Kayıt Tarihi: 22-05-2004 Şehir: Istanbul Yaş: 27 Otomobil: Audi A4 1.8Tq
Mesaj: 5,558
Blog Kayıtları: 23 |
> Ve Fransızlar anladı.. Hatay o gün bugün bizimdir.. Atatürk'ün > yokluğunda, kaçak haritalarda Suriye'nin olarak gösterilse de.. Darısı > tüm anlayışı kıtlara.. Darısı tüm kaçak harita çizdiricilerine.. Zira > Atatürk yok ama Türk gençliği daima her şeye hazırdır.. Çünkü Türk > gençliği, bu dünyaya "Yalan dünya" diyen, "Dünyada ölümden başkası > yalan" diyen bir kültürün, felsefenin ve inancın evladıdır. Gerekirse > yalanı terk etmeyi de bilir. Yalanı yaşar ama kölesi olmaz. Onursuz, > sahte bir hayatın rüyasıyla oyalanmaktansa, silkinip onurlu bir ölümle > uyanmayı her zaman tercih eder.. Tıpkı ataları gibi.. Tıpkı ölmekten, > hele vatan için ölmekten hayatının hiçbir anında korkmayan ATA-TÜRK > gibi... > > İşte ilk pilotlarımızdan olan Göksel Burhan'dan aldığımız bir örneği, > sadece Japon kamikazelerini duymuş olanlara duyurulur diyerek sunalım: > > Antalya bölgesine göz diken İtalyan Diktatörü, hazırladığı büyük > donanmasını ve hava kuvvetlerini bölgeye göndermiş, gövde gösterisi > içindedir. İşte bu sırada her Türk pilotunun şahsına "Kişiye Özel" bir > zarf gelir. İçerisinde en üst Komuta makamının, Atatürk'ün, "Gerekirse > İtalyan savaş gemilerine ve uçaklarına kendi uçaklarınızla çarpar > mısınız?" sorusu vardır. Cevaplar hemen alınır ve tasnif edilir. > Hepsinde bir tek kelime yazılıdır: "Evet." > > Daha sonraları olayın esasını, pilotaj eğitiminde sınıf arkadaşımız > olan Sabiha Gökçen'den dinledim: Mussolinin'nin bülöfünü görmüş ve > karadan Antalya bölgesine yapılan yığınakla beraber, hava > kuvvetlerimizi o bölgeye kaydırmış ve Türk donanması'nı da Antalya > civarına intikal ettirmiştir. Dahası var, kendisi de "Gülcemal Vapuru" > ile hemen Antalya'ya gitmiştir. Orada da durmaz, bir muhribimize geçer > ve denize açılırlar. Seyir esnasında Kaptan köprüsüne çıkar ve > kendisinin de içinde bulunduğu geminin komutanına sorar: "İtalyan > donanması ile karşılaşırsak ne yapmayı düşünüyorsunuz?" Cevap: "Rota > değiştiririz" şeklinde verilince kızar ve kumandana şu emri verir: > "Hayır efendim. En büyük harp gemisine tam yolla çarpacaksınız." > > O akşam, Gülcemal'deki sofrada bu konuyu açar, çevresindekilerle > konuyu derinlemesine değerlendirir ve tartışır. Hepsi "Canlı çarpma" > konusunda birleşirler. Tasarlanan hareket tarzı daha sonra denizden > havaya geçer ve şöyle bağlanır: "Mussolinin'nin çok güçlü ve üstün > donanmasına ve hava kuvvetlerine canlı canlı çarpmaya azmetmiş bir > Türk bahriyesinin ve havacılığının mevcudiyetini Mussolini'ye ve > dünyaya hissettirmeliyiz." > > Göksel Burhan, Atatürk Haftası Armağanı, s.64-65 > > Bu ölümden hiçbir an korkmayan gözü pek adamı, an oldu bir Osmanlı > Paşası, ilk uçuşunda yere çakılan ilk uçağımızın, çok istemesine > rağmen, içinde olmasını engelleyerek (Sunay Akın'dan okuyun); an oldu > göğüs cebindeki bir bir cep saati, kurşuna siper olarak; an oldu > bilemediğimiz ama o büyük kahramanın hep koruyuculuğunu hissettiği ve > güvendiği bir şeyler, erlerin önünde kurşun yağmurlarının altında > savaşırken hiçbir kurşunun vücuduna isabet etmesine izin vermeyerek, > bu milletin bir kurtarıcısı ve ölümsüz ruhunun sembolü olarak bize > bağışladı. Ve o her zaman şu sözlerinde söylediği gibi, bu ruhun > taşıyıcısı oldu: > > "Türk Milleti şuurla ve bunca bin senelerin açtığı devasız yaraları > acele tedavi etmek acısıyla, HAKİKAT denen cevheri bulmuş olduğuna > inanarak, uzun adımlarla kurtuluş aramaya karar vermiştir. Bunun önüne > set çekmek isteyeceklerin akıbeti Türk'ün kuvvetli ayaklarının altında > ezilmektir. Eğer bu millet bu hususta herhangi bir güçlüğe rastlarsa > ben ve arkadaşlarım tereddütsüz bu kuvvetli ayakların ve pençelerin > önünde naçiz bir MİLLET FEDAİSİ oluruz." > > Mustafa Baydar, Atatürk diyor ki, s. 61-62 > > İşte 1920 yılı: İngiliz askeri istihbaratı tarafından İngiltere > dışişleri bakanlığına hazırlanan Türkiye raporu: > > "MUSTAFA KEMAL PAŞA, SAVAŞ İÇİNDE ÖLÇÜSÜZ CESARETİ İLE TANINDI. Enver > Paşa ve Almanlar ile ilişkileri gergindi. 1919 yılı başlarında > milliyetçi hareketin başına geçti ve bu hareketin tartışmasız lideri > oldu." > > Bilal N. Şimşir, İngiliz belgelerinde Atatürk, Cilt: III, No: 110 > > Ve işte Atatürk'ü sadece salon adamı olarak bilenlerin dikkatle > okuması gereken satırlar: > > Mustafa Kemal'in Manastır İdadisinde okuduğu sıralarda memleket ahvali > pek karışıktı. .... İdadide bile talebeler memleket memleket gruplara > ayrılmıştı. En kuvvetli grup, Selanikli gençlerinki idi. Mektepte > kanlı dövüşmeler oluyodu. Mustafa Kemal, bu en kuvvetli grubun > kabadayıları arasındaydı. Mustafa Kemal, bu cesur, milletini seven, > OSMANLI RUHUNDAN UZAK, yalnız Türk ruhunu taşıyan kabadayı arkadaşları > arasında tahsiline devam ediyordu. Bir gün Yunan çetelerinin Türklere > zulüm ettiklerine dair gelen taze haberler üzerine çok müteessir olmuş > ve arkadaşı Ömer Naci'ye: "Girit'te Yunanlıların Türklere yaptıkları > zulümlere karşı derin bir kin duyuyorum. Acaba bunlardan intikam > alabilir miyiz?" demişti. Ve intikamını da aldı. > > Ahmet Niyazi Banoğlu, Nükte çizgi ve fıkralarla Atatürk, s. 20 > > Bu satırlar ise onu düpedüz bir savaşçı olarak hayal edenler içindir: > > Mustafa Kemal, Balkan savaşı bittiği sırada Trablus'taki görevinden > dönüp İstanbul'a gelince, hemşehrisi sayılan Trakyalı ya da > Makedonyalı subay arkadaşlarının üzerine yürümüş: "Selanik'i nasıl > düşmana bırakırsınız? Niçin ölünceye kadar orada kalıp vuruşmadınız?" > diye bağırmıştı. > > Ama şimdi, 1922 Eylülünde zafer sarhoşluğu ile, yurdunu yeniden > tehlikeye atmaya hakkı yoktu. Askerlikte duygusallığın, kinin, > maceranın, aşırı hırsın yeri olmadığını biliyordu. Lozan barışı > konuşulurken yakın arkadaşları O'na hep sormuşlardı: "Selanik'i de mi, > sahillerimizden dürbünle seyredilecek kadar yakınımızda olan On İki > Ada'yı da mı Yunan'a bırakacağız?" Onlara cevabı şu olmuştur: "Biz > Misakı Milli ile sınırlarımızı önceden, işe başlarken çizdik. Sabırlı > olun. Bir gün belki onlara da sıra gelecektir." > > Muvaffak İhsan Garan, Milletlerin sevgilisi Atatürk, s. 29 > > 1933 yılı, Mustafa Kemal Atatürk: > > "Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse, MUSUL, KERKÜK ve Adalar'ı geri > alacağım. Selanik de dahil, Batı Trakya'yı Türkiye hudutları içine > katacağım." > > Türk Silahlı Kuvvetleri Dergisi, Temmuz 1992, Sayı: 333, s. 26 > > Sabırlı olun. > Bir gün.. > Belki... |
| | |
| | #3 |
| Senior Member Kayıt Tarihi: 21-06-2004 Şehir: şehir Otomobil: var
Mesaj: 10,530
|
Sağol Arif...
__________________ Darı unundan baklava,incir ağacından oklava olmaz. |
| | |
| | #4 |
| membran member Kayıt Tarihi: 24-06-2006 Şehir: darfur Yaş: 23 Otomobil: 4 tekerli kara taşıtı
Mesaj: 19,896
|
Çok teşekkürler..
__________________ Close your eyes.. Let me kiss you.. |
| | |
| | #5 |
| AOVGFG Kayıt Tarihi: 26-04-2004 Yaş: 29 Otomobil: uçar gider
Mesaj: 7,332
|
sağol Arif, ellerine sağlık. Yazanların da eline kalemine yüreğine sağlık. |
| | |
| | #6 |
| Uur |
Teşekkürler Arif abi. Yanlız şugünkü durumda toprak kaybetmeyelimde varsın almayalımda.
__________________ Cumhuriyet orduları, vatanın emin ve metin hâmisi olarak hürmet ve kuvvet mevkiinde kalmışlardır. |
| | |
| | #7 |
| Senior Member |
çok güzel bir yazı teşekkürler
|
| | |
| | #8 |
| Public Relations.. Kayıt Tarihi: 01-05-2006 Yaş: 23 Otomobil: Clio & Saxo
Mesaj: 1,085
|
eline sağlık,çok güzel bi yazı..
__________________ Hedefi olmayan fark yaratamaz.. |
| | |
| | #9 |
| Senior Member Kayıt Tarihi: 29-03-2007
Mesaj: 210
|
gercekten cok guzel bır yazı tesekkurler
__________________ |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Konu Seçenekleri | |
|
|