| Kime Emanet?
Kayıt Tarihi: 22-05-2004 Şehir: Istanbul Yaş: 28 Otomobil: Audi A4 1.8Tq
Mesaj: 5,569
| Alıntı: Askerlerin karşılaştıkları en önemli sorunlardan biri Halife-Padişah Vahdettin’in emirlerine itaat etme telaşındaki masum halka gerçeği anlatmak, aydınları, din adamlarını dava için kazanmaktı. Bu dönemde Umum Kuvayı Milliye Komutanı Ali Fuat Paşa ve Albay Refet Bey’in çabaları büyük önem taşımaktadır. Ayrıca özgür din adamlarının yayınlayacağı karşı fetvalar da büyük önem kazanmaya başlamıştır. Meclis’in açılma günü arifesinde, Ali Fuat Paşa Bursa’dadır ve karşılaştığı bir olayı şöyle nakletmektedir: “21/22 Nisan gecesi 70–80 kadar Hoca Efendi, Vali ve kumandanın daveti üzerine Bursa Belediyesi dairesinin büyük salonunda toplanmışlardı. Bekir Sami Bey’le ben de içtimada hazır bulunuyorduk. Gündüz hoca efendilerden ekserisini ziyaret etmiş, hepsinden yardım edeceklerine dair söz almıştık. Kürsüye çıkarak kendilerine bir kere daha vaziyeti anlattım. Heyeti Temsiliye’den gelen telgrafı da okudum. Bunun üzerine müzakereler başladı. Birkaç saat sürdü. İleri sürülen mütalaalar toplanmış, tam bir mutakabat hâsıl olmuştu. Karar ittifakla verilecekti. Yanımda bulunan Bekir Sami Bey’e Bursa ulemasından ben esasen bunu bekliyordum dedim. Tam bu sırada bir hoca birden ayağa kalktı: - Hakikat sizin bildiğiniz gibi değildir diye bağırdı. Sonra bugün İstanbul’dan geldiğini, bir gün evvel de huzuru şahaneye kabul edildiğini, Padişah tarafından millete selam getirdiğini söyledi ve şunları ilave etti: - Ne Padişahımız efendimiz ve ne de hükümet esir vaziyette değildir. Bizzat bu hakikati efendimizin ağzından işittim. Salon birden karıştı. Bazı zevat mütereddit bir vaziyet aldılar. Yüzlerde endişe alametleri okunuyordu. Bütün emekler boşa mı gidecekti? O günlerde Entelicens Servis’in, bir takım ajanlarını hoca kılığına sokarak Anadolu’ya gönderdikleri hatırıma geldi. Acaba bu genç de onlardan biri olamaz mıydı? Kaybedilecek zaman yoktu. Derhal yerimden fırladım. - Yerinden kıpırdayayım deme karışmam, diye bağırdım. Sonra iki polis çağırarak hocayı yakalamalarını emrettim. Neticenin nereye varacağını merakla bekleyen hocalara da, bugünlerde hoca kıyafetine giren bir takım hainlerin Bursa’ya geldiklerini ve bir kısmının yakalandığını söyledim. Hoca, polislerin elinden kurtulmaya çalışıyordu.
Yaverim İris Çora’ya: - Bu adamın üstünü başını arayınız emrini verdim. Böyle bir harekete intizar etmeyen genç birden şaşırdı. Sonra üstünü aratmak istemedi, bağırıp çağırmaya başladı. Fakat itaat etmekten başka çare olmadığını çabuk anladı. Hocanın iç ceplerinden çıkan birçok vesika arasında İngiliz polisi emrinde bulunan Yüzbaşı Benetti’nin imzasını taşıyan bir mektup da vardı. Bundan İngiliz polisinin ücretli bir memuru olduğu anlaşılıyordu. Bursa’lı olmadığı ve şehre yeni geldiği de tahakkuk etmişti. Kendisinin Divanı Harbe verilmesini emrettim. Sükûnet iade olmuştu. - İşte muhterem ulema, dedim. Sizin haklı kararlarınıza muhalefet etmek isteyen bu adam, vatanımızı parçalamak isteyen İngilizlerin memurudur. Hocalar “Esarette bulunduğu muhakkak olan fetva eminin fetvasıyla padişah iradesinin muta olamayacağı muhakkaktır. Cümlemiz bu kanaatteyiz” yazılı bir kâğıdı imzalayıp bana verdiler.” (11) Bu nedenle Halife ve şeyhülislamın gösterdiği en büyük düşman, ne İşgal Güçleri ne de Batı Anadolu ve Trakya’yı istila etme hazırlığı yapan Yunanlılardı. En büyük düşman emirlere uymayan subaylardı. Vatanlarını işgalcilerden kurtarmak için dağıtılmış ve toplamı 50.000’e indirilmiş Türk Ordusunu yeniden toparlamaya çalışan subaylar, özellikle din adamlarından destek görecek yerde, o güne kadar akla dahi gelmeyen iğrenç iftiralarla ve devamlı olarak karalanıyorlardı. Mesela, 19 Mayıs 1920 tarihinde yayınlanan bir bildirinin subayları hedef alan ve halkı direnç göstermeye davet eden sözleri şöyledir: “Ey padişaha, dine, devlete beş yüz seneden beri bağlılığı ile dünyayı hayrette bırakmış olan gerçek Müslümanlar: Bolşevik adı altında dört yüz yıllık din ve devlet düşmanımız olan Moskoflardan çıkmış dinsel yasaya aykırı ve kanun dışı olan bir görüşe kapılan bir takım eşkıya, vatanı kurtaracağız diye Anadolu’nun siz saf ve dürüst halkını aldatarak, Padişahına, Müslümanların halifesine isyan bayrağı çekmişlerdir. Bolşeviklik, paranın, malın ve arazinin ayak takımı yersiz, yurtsuz bir takım haydutlar tarafından yağma edilerek bu haylaz, tembel, cani herifler arasında bölünmesi, hiç kimsenin nikahlı karısı olmayıp her kopuğun her kadını istediği gibi kullanması, çocuklar iki yaşına kadar analarının kucağında kaldıktan sonra alınıp genelevlerde beslenerek anasız ve babasız yetiştirilmesidir ki, ne bir baba çocuğunu, ne bir evlat ana babasını tanımaması demektir. Bu, dinimiz olan İslama aykırı olduğu gibi aile hayatına, insanlığa her şeye zıt bulunduğu için Müslüman memleketlerinde sökemez… Ancak memleketimiz öteden beri haydutluk ve soygunculuğa alışmış, seferberlik sürdüğü müddetçe vurgun vurarak kanunun üstünde bir üst gibi bulundukları yerlerde zorbacasına hareket ve rahat yaşamayı, eğlence ve içkiye rezaletle ulaşmış birtakım subaylar ile hapishaneden kaçmış yahut her nasılsa yakasını şimdiye kadar kanunun pençesine vermemiş olanlar vardır ki bunlar kanunu, hükümeti, padişahı tanımıyorlar. Vatanı kurtaracağız, Padişahımız tutsaktır kurtaracağız diye zorla asker ve para topluyorlar.” (12) Anzavur ayaklanmasını bastırmak için Eskişehir’den gönderilen İkinci Piyade Alayı’nın taburları Bursa’dan geçerken, Bursa halkının kötü söz ve davranışlarına maruz kalmışlardır. Hatta onlar ölümsüz sözlerle zehirlenmişlerdir.
Bahçelerde çalışan kadınlar bile askerlerin karşısına çıkarak “subaylarınız sizi padişahımızın gönderdiği Anzavur Paşa’ya karşı kavgaya götürüyorlar. Padişah askerlerine karşı kurşun arttıracaklar” diyerek bir taburun daha Bursa’ya varmadan önce diğer bir taburun da Bursa’dan çıktıktan sonra dağılmasına yol açmışlardır.(13) Padişah taraftarı hocalar, din adamları inanılmaz bir gaflet içinde, ne olup bittiğinin farkına varmadan, sadece inançları etkisinde kalarak Padişah’ın hükümetinin emirlerine uymakta ve subaylara karşı sanki ateş püskürtmektedirler. Haziran’ın üçüncü günü Konya’nın Aziziye camiinde halka vaaz veren 40 yaşlarında Müderris Hacı Ahmet adında birisi, vaaz esnasında “Subayların evlerinde erkek hizmetçi bulunduranları (hizmet erleri kastediliyor) deyyus, çocukları da piçtir. Bu çocukların bazısı kumandan olarak yetiştiği için memlekete mazarratlarından başka faydaları olmaz demiştir.”(14)
Din adamları tarafından akıtılan bu zehirlerle Anadolu’nun her tarafında isyanlar başladı, askerler bu isyanlarla da boğuşmak mecburiyetinde kaldılar. Her şeye rağmen Türk ulusunun Meclisi artık açılmıştı, bundan sonra alınacak tedbirlerle bu meclisin özgür bir şekilde çalışması sağlanmalıydı. Bütün zorlukların teker teker üstesinden gelinecekti. DİPNOTLAR: (1) Johannes Glasneck: Kemal Atatürk ve Çağdaş Türkiye (Onur Yayınları, Ankara–1976) ;Fetva için bknz. E. Aybars, s.269–370, Bayram Sakallı, Ankara ve Çevresinde Milli Faaliyetler, s.98–101 (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, s.863, Ankara–1988) (2) Bknz. İstiklal Harbi VI’ncı Cilt, İç Ayaklanmalar, s.27–88 (Genkur Basımevi, Ankara–1964) (3) İç Ayaklanmalar, s.29, 30, 40, 49, 58, 59 (4) Türk’ün Ateşle İmtihanı, s.114, 121 (5) Aynı eser, s. 124 (6) Türk’ün Ateşle İmtihanı, s.124–125 (7) Türk’ün Ateşle İmtihanı, s.126 (8) Aynı eser, s. 126, 127 (9) Aynı eser, s. 126, 127 (10) İç Ayaklanmalar, s.48 (11)[1] A. F:. Cebesoy, Milli Mücadele Haturaları, s.355, 356 (12) Ömür Sezgin, a.g.e., s.28, 29 (13) Şükrü Erkal, İkinci Asker Tarih Semineri, s.165 (14) F. Altay, 10 Yıl Savaş, s.246 | Dr. M. Galip Baysan
__________________ |